Aşk Üzerine Bir Not

by ceylin

“Aşk, Ötekine doğru açılmaya götüren bir eksiği bize hissettirerek, bizi insan yapandır. Sözü olanaklı kılan yerin ta kendisi olarak aşk, özgürlüğe girişin dilini icat eder ve bunu herhangi bir maldan, mülkten daha kıymetli olanı kurtarmak için bir şeyi yitirme cesaretine sahip olmaya her birimizi davet ederken yapar.

Aşkın ortaya koyduğu bu etik mesele, 21. Yy demokrasilerinde gözden kaçırılabilirdi. Burada aşk, yalnızca hazzın bir yan olgusu (epiphenomene) gibi değerlendirilir; tüm trajik boyutunu kaybetmişçesine sanki bireylerin arzularını tatmin etme yollarından sadece biriymiş gibi.. Fakat aşk olgusunu totaliter dünyanın tam ortasına taşırsak, söz konusu onu yok etmek isteyenlere karşı kendini savunmak ve var olmak için mücadele etmek olduğunda, taşıyabildiği etik değeri kavramış oluruz. Eğer aşk, totaliter rejim için bir tehdit gibi belirebiliyorsa, bu sadece özel bir deneyim, hazcı (hedonist) bir arayış ve bir zevkin peşinden gitme olmadığı içindir. Çünkü aşk aynı zamanda bir özgürlük deneyimiyle aynı düzlemde olan ahlaki bir deneyimdir.”

Clotilde Leguil (2009). Les amoureuses: voyage au bout de la féminité. Çev: C. Özcan, Paris: Seuil.

 

Herşey, öznenin bastırdığı hakikat dahil, şeffaf olabilir mi?

Totaliter devlet rejimlerinin bilimsel söylemden dayanak alarak, kadınsılığa ve gönderdiği başkalığa kabaca en kökten çözümüdür şeffaflık. Öznelliği, içinde erittiği sarsılmaz bir güvenlik çemberine hapsederken, kollektiviteyi öznel eksiğe bütüncül bir yanıt olarak sunar. Herşey, rejimi korumak adına mümkün ve mübahtır. Hal böyleyken de reddettiği yegane unsur şüphesiz, bir sözün, dile getirmenin etkisi olan bilinçdışı öznenin varlığıdır. Bu politik söylem, bir öznenin söylediğinden daha fazlası olduğunu hesaba katmaz. Oysa ki, bilinçdışı, örtük kalandır ve tüketilemez.

Wiesler, başkalarının hayatında rejimi ve kollektiviteyi tehdit eden bir hakikat ararken ve bunu açığa çıkarmayı hedeflerken, kendi hakikatine ilişkin sarsıcı ve beklenmedik bir karşılaşma yaşamış bir adam. Öncesinde, tarihsiz ve hikayesiz biri. Duvardaki bir tuğla kadar sabit, çatlaksız ve deyim yerindeyse arzusuz. Sözle ilişkisi de bu eksende düşünülebilir: Konuşmayan, ideal olana adanmışlığıyla, kendi sözünün öznesi değil, rakamın ardındaki bir kimlikten ibaret gibidir. Başkalarıyla, onları öttürmek, yıldırana kadar yorup itiraf ettirmek olan idari söylemle bütünüyle uyumlu işlevi dışında karşılaşmıyor. Acılarına ise duyarsız, mekanik biri. Ötekinin acısı karşısında sarsılmıyor, yılmıyor. Hakikati duyana ve rejimin servisine sunana dek.

Başkalıkla karşılaşma ise hakikate bahşedilen bu mutlak ve tek olma statüsünü temelinden oynatır onun için. Zira Wiesler’in aşkı, hakikatle olan mutlak ilişkisini sarsacak, onda bir kırılma yaratacak; duyduklarını saklamaya ve yalan söylemeye başlayacaktır. Kendi yalnızlığı, boşluğu ve ızdırabıyla, başkalarının arzusundan geçerek karşılaşır. Psikanalizin klinik karşılaşmada bize duyurduğu gibi, burada da sinemacı acı yaşantısında, öznenin yaşadığı deneyimi ortaya koyar: dile gelen ve dile getirilmek istenen arasında bölünen özne, yaşadığı acıda ve ortaya koyduğu semptomda hakikatin tek ve bütün olmadığını deneyimler. Hakikat, yoktur ve ancak bölünmüş olabilir.

Wiesler de, tiyatrocu çiftin gölgesindeki başkası, ötekidir. Kimliğinin işlevine özdeşleşmiş ve Devlete olan görevini kendi arzusundan çok benimsemiş, bir kez olsun sorgulamamış, itiraf ettiren bu “hakikat adamı”; 20. yüzyıl totaliter rejimlerinin ve bilimsel söyleminin sarsılmaz bir miğferini temsil eder. Oysa, hakikat başkadır. Bu karşılaşma, insani niteliğini yitirmiş, adalet duygusundan yoksun bir rejimin yarattığı tahribata karşı bir insanileşme ve Ötekinin zevkini bastırıp simgeselleştirme çabası olmuştur. Saklandığı gölgesinden ancak, Christa’nın rejimin dayattığı bir zevk nesnesi olmaya “hayır” demesi için çıkan Wiesler, rejimi değil Dreyman ve Christa arasındaki aşkı savunmuş, korumuştur. Zira bu aşk, bir arzu öznesi olarak var olmayı sürdürebilmesinin de temel koşuludur.

Peki Öteki kimdir? 20. yüzyıl’ın Ötekisi ile 21. yüzyılda Öteki aynı statüde midir?

Günümüzde, “aşk nedir? cinsiyet nedir? ben kimim? ne istiyorum? neden buradayım ve başkasından ne bekliyorum?” sorularına verilen yanıtları bu film bağlamında düşündüğümüzde iki yüzyıl arasında sıkı bir fark olduğu dikkatimizden kaçmaz. 20. yüzyıl demokrasilerinde özne, bu sorulara “kültür” ve “ideoloji” bağlamından geçerek yanıt verirdi. Karşısında özne olarak nasıl konum alacağını sorduğu bir efendi vardı. Kimi zaman tanınmadığında sahneden yok olduğu, kimi zaman baş kaldırdığı, temsil ettiklerini yıktığı bir efendi.. Bu düzenin son temsili olan Berlin Duvarı’nın yıkılması, Avrupa ve ötesinde dünyada toplumsal ve siyasi hayat açısından da bir dönüm noktası olmuştur. Başka bir sürecin başladığının da haberini vermiştir. Filmi izlerken, sonunda Kafkaesk bir ortamda mektup zarflarını açan adamları görüyoruz. Bu mektuplar hangi daktiloyla yazıldı? Kime yazıldı, hangi hikayeye dair? Yazıyla ve nesneyle kurulan ilişkideki sessiz mekaniklikte o mektuplara, orada olanlara ve mekana yabancılaşıyoruz. Ta ki insan bedenine dair bir nesne olan, radyodan yükselen bir ses otomatik bir tekrarlamadan ibaret mekaniği delene kadar : Berlin Duvarı yıkılıyor. 20. yy’ın tarihinin ve trajedisinin son temsili…

Bugün ise, artık efendi yok. Efendi yok, liderler var. Serbest piyasa ekonomisinin kuralları belirlediği, hiçbir söylemin tutarlılığını dayandıramadığı ve sürdüremediği, evrensel olanın küresel olana kendini bıraktığı bir sistem bu. Toplumsal bağ kurmaya yetmiyor; ki derdimiz bu da değil. Derdimiz bir yandan, başkasıyla karşılaşmakken diğer yandan ondan kurtulmak. Bu filmde başkası, öznenin ontolojik deneyiminin bir parçasıyken; bugün bir ayak bağı, engel, başarıya giden yolda bizi yavaşlatabilecek, sanki çok gerekliymiş gibi eksiği hatırlatan bir unsur ya da istatistiki bir veri. Temsil ettiği başkalık, kökensel olarak tehdit oluşturabiliyor: göçmen, yabancı, işsiz, grevci figürleri, vs. Derdimiz, sosyal medyada nasıl bir bakış var ettiğimiz. O alan, bir ilişki ağı var ederken, etkileşime giriyoruz. Toplumsal bağ kurmuyoruz. Günümüz öznesinin ne kadar hassas ve kırılgan temeller ve değerler üzerine inşa edildiğinin önemli bir örneği. İmajın dayanağı bakış yer ve nitelik değiştirdiğinde, yıkıcı olabildiği gibi; bir imajın oluşması, tersine çevrilmesi ya da yıkılması çok hızlı olabiliyor. Hızla bir alandan, başka bir alana kayılıyor.

Bugün savaş yok, terör var. Önceden, “Herkes 1 gün 15 dakikalığına meşhur olabilecekken”, şov devam ediyorken; bugün son olarak Manchester saldırısında da deneyimlediğimiz gibi, artık şov devam etmiyor! Herkes 1 gün 15 dakikalığına terörist olabilir. Bu keyfi yıkıcılık, bizi aileye, dini, ulusal, etnik kimliklere sığınmaya, sınırları korumaya, kapıları kapatmaya itiyor. Hiçbirimiz, Dreyman’ların kapı arkasından bakan gözü, o suskun komşuyu konuşmadık. O sessiz tanığı..

Günümüz öznesi, aşkı savunurken yaşamı ve toplumsal bağı da savunacaktır. Birbirimizin yanında durmaya herşeyden çok bugün ihtiyacımız var. Birlikte yaşamın nasıl mümkün olabileceğini konuşmaya, yazmaya, düşünmeye devam ederek…